OTT.4.7. Büyük Selçuklu Devleti ve Türkiye Selçuklu Devleti
BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ VE TÜRKİYE SELÇUKLU DEVLETİ

Büyük Selçuklu Devleti MS XI-XII. yüzyıllar arasında hüküm sürmüştür. Başlangıçta tek hükümdar tarafından yönetilen Büyük Selçuklu Devleti daha sonra Kirman, Suriye, Türkiye Selçukluları gibi kollara bölünmüştür. Selçukluların sınırları Yakın Doğu (Ürdün, Suriye, Irak) ve Anadolu’dan Doğu Türkistan’a (Kâşgar) kadar uzanmıştır.

Oğuz Yabgu Devleti’nde subaşı olarak görev yapan Selçuk, Yabgu ile anlaşamayınca kendine bağlı bir grupla merkezden ayrılıp Cent şehrine yerleşti. Selçuk Bey ve ona bağlı boylar burada İslamiyet’i kabul etti. Devletin kurucuları ise Selçuk Bey’in torunları Tuğrul ve Çağrı Beylerdir. Tuğrul ve Çağrı Beyler, babaları genç yaşta ölünce dedeleri Selçuk Bey’in yanında büyüdüler ve Selçuk Bey öldükten bir süre sonra Oğuzların başına geçerek devletin kuruluş sürecini başlattılar.
Selçuklular 1040’a kadar Horasan bölgesinde Gazneliler ile yaptıkları savaşları kazanarak bağımsızlıklarını elde ettiler. Bu tarihte yapılan Dandanakan Savaşı, Selçukluların Horasan’a hâkim olmalarını sağladı ve Anadolu’ya akın yapmalarını kolaylaştırdı.
Tuğrul ve Çağrı Beylerin kurduğu devletin ilk başkenti Nişabur olurken ilk sultan da Tuğrul Bey oldu. Daha sonraki süreçte Rey ve Isfahan şehirleri de Selçuklulara başkentlik yapmıştır.
Tuğrul Bey döneminde İran, Orta Doğu, Azerbaycan ve Güney Kafkasya’da bulunan yerel hanedanlara son verilerek toprakları Selçuklu Devleti’ne katılmıştır.

1048 yılında Erzurum yakınlarındaki Pasinler Ovası’nda Bizans-Gürcü ordusuyla yaptığı savaşı kazanan Selçuklular, Doğu Anadolu’ya akınlar düzenlemeye devam etmiştir. İslam dünyasının dinî lideri konumundaki Abbasiler, bu dönemde Bağdat’ı elinde tutan Büveyhilerin siyasal baskısı altındaydı. Tuğrul Bey, Halife Kâim’in çağrısı üzerine 1055 yılında Bağdat’a girerek Büveyhileri halifeliğin merkezinden çıkarıp Sultan Rükneddin unvanını almıştır. Bu olayın ardından Selçukluların İslam dünyasındaki itibarı artmıştır.

Tuğrul Bey 1063 yılında öldükten sonra tahta kardeşi Çağrı Bey’in oğlu Alp Arslan (1063-1072) geçmiştir. Alp Arslan, Selçuklu topraklarını daha da genişletmiştir. Anadolu’da ise 1071 yılında Malazgirt Savaşı’nda Bizans İmparatoru Romen Diyojen’i yenerek tutsak almıştır. Malazgirt Zaferi’nin asıl önemi Anadolu’nun kapılarını Türklere açmış olmasıdır. Anadolu içlerine akınlarını sürdüren Selçuklu komutanları yeni topraklar fethederek yeni beylik ve devletler kurmuşlardır. Bunlardan bazıları harita 4.5 de yer almaktadır.
Alparslan 1072 yılında ölünce Selçuklu Devleti’nin başına oğlu Melikşah geçmiştir (1072-1092). Melikşah Dönemi, Selçukluların en parlak dönemidir. Bu dönemde devletin sınırları doğu-batı hattında Orta Asya’dan Anadolu’ya, kuzey-güney hattında ise Kafkasya’dan Hicaz’a kadar genişlemiştir.
Melikşah’ın ölümünden sonra yaşanan taht kavgaları ile devlet eski gücünden uzaklaşmıştır. Oğlu Sencer (1118-1157) tahta geçtikten sonra devleti tekrar toparlamaya çalışmış olsa da Katvan Savaşı ve isyanlar nedeniyle devlet çöküş sürecine girmiştir. 1157 tarihinde Sultan Sencer’in ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti sona ermiştir. Selçuklu Devleti, Malazgirt Zaferi’yle Türklere yeni bir vatan kazandırmış, İslamiyet’in yayılmasına katkıda bulunmuş ve Haçlı Seferlerine karşı mücadele ederek İslam’ın koruyuculuğunu üstlenmiştir.
Selçuklular hâkimiyetlerini Azerbaycan, İran, Irak, Suriye ve Anadolu’da kursalar bile cedlerinin yaşadığı toprakları unutmamışlar; devamlı olarak buralarla irtibat kurmaya çalışmışlardır. Orta Çağlarda Anadolu ve Azerbaycan’da yeniden yazılan “Oğuzname”lerde hep Türkistan, Sayram, Kazıgurt, Cend, Taraz gibi eski Türk şehir ve bölgelerinin adları geçmektedir.
Türkiye Selçuklu Devleti
Türkler, Selçuklular döneminde Anadolu’yu Türk yurdu hâline getirseler de aslında çok önceleri bu bölgeye seferler düzenlemişlerdi. IV. yüzyılda Hunlar ve VI. yüzyılda da Sabarlar Anadolu’ya akınlar gerçekleştirmişti. Ancak bu akınlar kısa süreli seferler olup yurt edinme amaçlı olmamıştır. Askerî özellikleri ile meşhur olan Türkler, Abbasi ordusunda Bizans’a karşı askerî güçlerinden yararlanmak için de Anadolu’ya getirilmişlerdi.
1015-1021 yılları arasında Çağrı Bey öncülüğünde Anadolu’ya yapılan ilk Selçuklu seferleri ise keşif ve ganimet kazanma niteliği taşırken Türk tarihinde de yeni bir dönemin habercisiydi. Malazgirt Zaferi’nden sonra Sultan Alp Arslan, Bizans’ın anlaşmaya uymaması üzerine komutanlarını Anadolu’da fetihler yaparak yurt tutmak üzere görevlendirdi. Anadolu’da fetihler yapan komutanlardan biri de Kutalmışoğlu Süleymanşah idi. Süleymanşah, Bizans’tan İznik’i alarak Türkiye Selçuklu Devleti’nin temellerini attı
(1077).
Süleymanşah’tan sonra devletin başına oğlu I. Kılıç Arslan başa geçti. Türklerin Anadolu’da gerçekleştirdiği fetih hareketlerinin Bizans’ı zor duruma düşürmesi Haçlı Seferlerinin sebeplerinden birini oluşturdu. I. Kılıç Arslan, I. Haçlı ordularına karşı başarılı mücadeleler gerçekleştirse de başkenti İznik’ten Konya’ya taşımak zorunda kaldı (1096). Türkiye Selçukluları daha sonraki süreçte de Haçlı Seferlerine karşı mücadele ettiler. Özellikle ilk üç sefer Türkiye Selçuklularını etkilemiştir. Haçlı Seferleri dışında Bizans ile de mücadele eden Türkiye Selçukluluları, II. Kılıç Arslan Dönemi’nde Miryokefalon Zaferi (1176) ile Anadolu’nun Türk yurdu olduğunu tescillediler.
Türkiye Selçuklularının en parlak devri Sultan Alâeddin Keykubat (1220-1237) dönemidir. Onun döneminde Alanya gibi liman şehirlerinin fethi ile Türkler, Akdeniz Havzası’ndaki ticaret yollarında söz sahibi oldular.
Selçuklular yaptıkları kervansaraylar ve tüccarların mallarını garanti altına almak için uyguladıkları bir çeşit sigorta ile ticareti canlandırdılar.
Türkiye Selçukluları sadece siyasi ve ekonomik alanda gelişmeler göstermediler. Konya, Aksaray, Kayseri, Sivas, Alanya gibi şehirlerde yaptıkları yatırımlar ile buraları bir kültür merkezi hâline getirdiler. Özellikle başkent Konya dönemin kültür merkeziydi. Bu şehirlerde inşa edilen cami, medrese, şifahane gibi sosyal ve dinî kurumlar bölgede sosyal hayatın canlanmasında etkili oldu. Bu dönemin Mevlana Celalettin Rumi, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli gibi önemli şahsiyetleri bulunmaktadır. Bu şahsiyetler, yaptıkları faaliyetler ve ortaya koydukları eserleriyle Anadolu’da Türk-İslam kültürünün gelişiminde önemli rol oynadılar.

Atabeylik sistemi
Atabeylik sistemi Türk devlet geleneğine özgü olup Türkler büyük imparatorluklar kurarken bu tür vasıtalara başvurmuşlardır. Örneğin Büyük Selçuklu Devleti’nin idaresi önemli yerel bölgelerde merkezden tayin edilen valiler tarafından yapılmakta idi. Devlet merkezinden uzak olan bölgelerin bir kısmı Selçuklu
Hanedanı’na bağlı hükümdarlar tarafından yönetilmekte, Selçuklu Hanedanı’na mensup yöneticiler Sultan veya Melik unvanları taşımaktaydılar. Merkezden uzak olan bölgelerden bir kısmı Selçuklu Hanedanı’na mensup olmayan Türk asıllı yöneticiler tarafından idare edilmekte idi. Bu tür devletlerden bazılarının yöneticilerine Atabey, yönettikleri devlete ise Atabeylik denilmekteydi.

Gevher Nesibe Darüşşifası (Hastanesi) ve Tıp Medresesi
Türkiye Selçuklu Sultanı I. Gıyasettin Keyhüsrev verem olan kız kardeşi Gevher Nesibe’nin hastalanması üzerine onun vasiyeti olan darüşşifayı (hastane) yaptırdı. Kayseri’de bulunan bu hastane 1206 yılında tamamlandı. Burada kadın, erkek, Müslüman, gayr-i müslim ayrımı yapılmadan herkes tedavi edilmiştir. Bu şifahanenin giderleri Türk-İslam geleneğine göre vakıf gelirlerinden karşılanmıştır.
Bu darüşşifada din ayrımı yapılmaksızın herkese hizmet verilmesi Türk kültürünün hangi değerleri ile ilgilidir?

MEVLANA CELALEDDİN-İ RÛMÎ
Celaleddin-i Rûmî şair, düşünür ve mutasavvıftır. 1207 yılında Belh bölgesinde doğmuştur. Annesi, Belh Emiri Rükneddin’in kızı, babaannesi Harezmşahlar Hanedanı’ndan bir Türk prensesidir. 1212 yılından başlayarak Nişabur, Bağdat, Şam, Halep şehirlerinde öğrenim görmüştür. 1220 yılında Konya’ya (Türkiye) taşınmıştır. Babasının izinden giderek ömrünün sonuna kadar burada yaşamıştır. Fars, Arap ve Türk dillerinde tasavvufi şiirler yazmıştır. Rumi on yedi bin beyitten, altı defterden oluşan “Mesnevi” adlı eserini on senede yazmıştır. Kendine özgü tasavvuf ekolünün temelini atan Rûmî’ye “Mevlana” ismi de verilmiştir.
Onun eserleriyle ilgili olarak Doğu ve Batı edebiyatında pek çok araştırma yapılmıştır. Celaleddin-i Rûmî Müslümanlığa pek önem vermekle beraber tüm insanlara, ister Hristiyan olsun ister Yahudi saygı göstermiş,gösterdiği hoşgörü sayesinde diğer toplumlarca da çok sevilmiştir. 1273 yılında Konya’da vefat etmiştir.
Mevlana’nın en önemli eseri olan Mesnevi konusunda bir araştırma yapınız ve beğendiğiniz bir beytini sınıfta arkadaşlarınızla paylaşınız.

YUNUS EMRE
1240-1321 yıllarında yaşayan Yunus Emre Eskişehir’de doğmuştur. Anadolu’da Türk şiirinin öncülüğünü yapan Yunus Emre, mutasavvıf ve filozof olarak şiirlerini halk diline yakın bir dille kaleme almıştır. Bu nedenle onun “Divan”ında yer alan tasavvuf konulu şiirler Anadolu ve Balkanlardaki toplumun arasında çok saygı görmüştür. “Risaletü’n Nushiyye” adlı eseri mesnevi tarzında yazılmış olup dinî, tasavvufi, ahlaki konuları içermekte, “Öğütler kitabı” anlamına gelmektedir. Onun şiirleri konu, tarz, dil yönünden Orta Asya ve İdil-Ural Türkleri arasında yaygın olan halk edebiyatına yakınlık arz etmektedir.
Yunus Emre’nin şiirleri konusunda bir araştırma yapınız ve beğendiğiniz bir şiirini sınıfta arkadaşlarınızla paylaşınız.
DESTEK, KATKI ve DEĞERLENDİRMELERİNİZİ BEKLİYORUZ.
Ünite ile ilgili dosya, doküman, sunum, slayt, ses, görüntü, fotoğraf, video, vb. her şeyi aşağıdaki sanal duvarda (Padlet) paylaşabilir, görüş ve düşüncelerinizi belirtebilir, yorumlarınızla katkıda bulunabilirsiniz. Yapacağınız tek şey + ya tıklayıp sonrasında istediğinizi panoya eklemek. Birlikte düşünüyor, tasarlıyor, üretiyor ve paylaşıyoruz. Öğretmen İmecesi






